4-24-2009 ·

denemek.. denememek..

yakın bir arkadaşımdan gelen beklendik ama yine de şaşırtıcı bir haberle düşünceli bir hüzne daldım. evlenme teklifi aldı, hem de güzel bir evlilik yapabileceği güzel bir adamdan. cevabını söylemedi ama kabul edecektir, biraz zaman vermesini dileyerek. gerçekten güzel mutluluk verici bir haber. heyecanlandım onun yerine. hareketli bir sürecin başında. arkadaşım, kendime en çok benzettiğim ama yine de farklı yollarda gittiğimiz biri. o daha standart, sonu görülür bir yolu seçti. güvenilir bir erkek arkadaş edindi. uzun sürmesi çokça muhtemel bir kariyer, bir evlilik ve sakin bir hayat sahibi olacağını tahmin ediyorum. garip! çünkü gerçekten karakter olarak, hayata bakış olarak çok benziyoruz. garip çünkü bu benzerliğimize rağmen benim tuttuğum yol onunkinden pek farklı oldu. en azından şimdilik. güvenilmez, sonu belirsiz, geçici ve inanıp inanmadığımdan emin olmadığım ama denemek istediğimden kesinlikle emin olduğum bir iş sahibiyim şu an. bana pek  yabancı bir coğrafyada yaşıyorum. son 3 senede kaç kez yaşadığım yeri değiştirdiğimi hatırlayamıyorum bile. şu anda da yaşadığım yere kalıcı gibi bakamıyorum. evet, deneyimlendim değiştirdiğim işlerde, taşındığım evlerde ama asla hayata karşı şaşkınlığımı, artık fazla gelen saflığımı üzerimden attım diyemem. ya aşk meselelerinde; uzundur devam eden, bir çok kez sekteğe uğramış, yine de devam etmesini umduğum ama 4. senenin sonunda bile hala nasıl devam edeceğini bilemediğim bir ilişki içindeyim. beraberliğimiz fiziksel bir beraberliğe dönüşebilecek mi, buluşabilir miyiz, nerde nasıl, buluşabilirsek mutlu bir beraberliği sürdürebilir miyiz, hayattan beklentilerimiz birbiriyle uyuşuyor mu, zaten benim hayattan beklentim nedir.. bunlar cevabını bilemediğim sorular. aklım çok karışık. acaba benim istediğim ilişki bu muydu? iş- hayat bu muydu? denemeden geçen 20ye yakın yılımdan sonra hep kesinlikle denemem gerektiğine inandım. evet denemem gerekli belki. ama deneyip deneyip bulamamam doğal mı? evet denemediğim için oluşan pişmanlıklarım eskisine göre daha az, ama asla yok değil. denemekten dolayı bir görmüş geçirmişlik hissi var, evet, ve bunu kaybetmek istemem. bundan dolayı memnuniyet hissediyorum. diğer yandansa hep nilüfer gibi mi olacak hayatım. evet güzel, hafif. ama ne zamana kadar yalnız? hep hayat boyu sürdürmek istediğim dostluklarımın kahramanları bir bir kendilerini bir sabit hayata, bir erkeğe-kadına, bir şehre, bir eve, bir çocuğa bağladıkça ne hissedeceğim? dostluklarım sürecek mi? sürmeli! asla kaybetmek istemem onları. ama karşılıklı birbirimizi sevsek de farklı hayatlarımızı tehdit gibi algılayacak mıyız içten içe? onu da geçelim, konuşacak konumuz olacak mı? benim sürüklenip giden bu hayatımda yıllar sonra bir sevdiğim, bağlandığım, inandığım biri olacak mı yanımda? onunla evli olmamak bana dokunacak mı? çünkü zaman zaman bizden çok daha kısa zamandır birlikte olanların sonsuza kadar birlikteliğe dair ettikleri bu yeminlerin, o güllerin, renkli düğünlerin, güzel kıyafetler, heyecanlı başlangıçların bana dokunmaya başladığını hissediyorum. bu çok değişkenli hayat durumunda böyle bir sözü birbirimize belki de hiç veremeyeceğimiz, hep yüzüksüz parmağım, doğmayacak bebeklerim, olmayacak düğün hikayelerimle dolu (boş) bir hayat. istediğim hayat bu olabilir mi? evlenecek adamı, sahip olunacak evi, bebeğin büyüyeceği puseti aramadığım yılları gelecekte pişmanlıkla ve yalnız mı anacağım? bir hayatı yaşayıp tamamlamadan doğruları nasıl bulabilirim? emin olmadığım/olamayacağım adımlarımı nasıl şekillendirebilirim? ah hayat, herkes nasıl yaşıyor hiç anlayamıyorum!          

 

20.04.2009

Yorum (0) Yorum yaz!

2-22-2009 ·

van izlenimleri 2

dün akşam batıdan gelen klasik batı bakışındaki bizler için kelimenin tam anlamıyla "dumur"luk bir geceydi. Van'da (evet van'da!) 3 bar gezdik. birinde saksofon ve gitar dinleyip demlendik. sonra kalkıp başka bir bara gittik. bir anda kendimizi klub ortamında bulduk! tahminimce üniversiteli olan gençlerin deli gibi dans ettiği bir mekan. ben size gay couple bile vardı diyeyim, gerisini siz düşünün.. oranın havası kaçınca (!) ordan bir üçüncü bara geçtik, bir başka klub. geceye beggin'le başladık ve devamı da geldi.

tahmin edileceği üzere son derece şaşkınlık halinde bir gece yaşadım. zaten son günlerde uyandığımda, bir an zihnim düştüğünde sürekli ben nerdeyim diye kafam bunalıyordu. dün de baya bu bulanıklığı yaşadım: şu an gerçekten istanbul'da değil van'da myım??

şimdi merak ediyorum, dün akşam gördüğümüz o gençler gündüz nerdedir?!

işte hayat van'a ne görmeye geldim, ne gördüm! :)

ps: sırayla mekanların ismi : tamara, uzun bir ismi olan eskiden barabar denen yerin yerine açılmış yer ve urartu  

Yorum (1) Yorum yaz!

2-21-2009 ·

van izlenimleri 1

işte yine başladım yolculuğa..

yıl 2006 aylardan eylül. kendimce zorlu bir yolculuğa çıkmıştım. yola çıkarken de biliyordum zorlanacağımı ya, yine de yaşayacaklarımı kesinlikle bilmiyordum. bir çok beni olgunlaştıran beklenmedik deneyim yaşadım. yalnız kaldım, hep başarılı olduğumu varsaydığım bir alanda başarısızlığı tattım. kendimi desteksiz hissettim. canımdan daha yakınımı, benden daha çok beni düşüneni toprağa gömdüm. bunlardan sonra yine yapardım diyebiliyor muyum? ben hayatın geri vitesine hiç inanmadım. yaşadıklarımı yaşamadığımı hayal edemiyorum.. o yüzden şikayet de etmiyorum. olacakları varmış.

şimdi yıl 2009 aylardan şubat. yine yeni bir yola düştüm. kalktım masal şehri istanbuldan başka bir masal diyarına geldim. ama bu masal diyarı istanbul gibi destansı değil. daha muhafazakar, daha az haşmetli. istanbulun karanlık yüzü kadar olmasa da yine de karanlık hikayeleri yıllarca büyüten bir diyar: van. gelmeden önce gölünden başka bir şeyini bilmediğim bir diyar. kara kaşlı kirpikli uzun boylu adamların diyarı. hatunları sorarsanız henüz onları pek göremedim, gizlenmiş olmalılar. şehir hakkında bildiklerim şimdilik çok kısıtlı. bir bildiğim havadan inerken bir güzel maviliğin üzerinde süzüldük. bir başka bildiğim cumhuriyet caddesi akşamları çook kalabalık (istiklalden gelen bir insan söylüyor bunu, dikkat!). bir başkası şehir merkezi tahminimin aksine gölden uzakta (göl manzaralı ev hayallerim birkez daha suya düştü).ve halay barı meşhur. bunu da bu gece keşfettim.. ayrıca kürtler bir çok çeşit halay çekiyorlar. birini birdamla öğrendim; ismi şemane! walla saydığım bir 17-18 adımı fln var! öne ve arkaya dura dura gidip gelip sonrada yana dönüp arkalı önlü biraz yürünüp sonra ilk hale dönülüyor. bu arada eminim bu halayı asıl çekenler hiç benim sapır saçma batı mantığımla adım saymıyorlardır. neyse. bir başka halayda şu daha çok bilinen 3 ileri 3 geri gibi bir halay. bir de başka dikkatimi çeken şey şu oldu. anne tarafım karadenizli. orda halayda hızlı ayak hareketlerş asıl marifettir. burda asıl dans üst vücutta!! asıl omuzlar, kollar ritmi tutuyor, ayaklar da altta dolanıyor gibi. hele çok havalı bir halay var ki (nasılına hiç akıl sır erdiremedim) onda yerinde yapmak çok zormuş, ustalar oldukları yerde yakta yaparlarmış.

işte böyle şimdilik van anıları bu kadar. biraz gezeyim göreyim, yine anlatırım..    

Yorum (2) Yorum yaz!

8-21-2008 ·

alatlı-hayal-gerçek-kendin??

alev alatlının iki kitabını okumuştum önceden. özellikle işkencecinin çok etkisi altında kalmıştım. hatırladığım kadarıyla bu incecik kitapta, işkence uygulayanı, işkenceye uğrayanı, ailesini döne döne, karakterleri döndüre döndüre anlatıyordu. çok beğenmiştim. hem bakış açısını, yani hepsinin aynı kişi olabileceği düşüncesini, hem de romanlayışını.
şimdi diğer okuduğum kitabını tekrar okuyorum: Viva la Muerte! yaşasın ölüm! alatlıyla ilgili çok bir bilgim yok. ilk bu kitabı okuduğumda eksisozlukte yazanları okuduğumu hatırlıyorum. kitabı büyük ihtimalle yine hayranlıkla bitirmiştim. sonra kitaptaki en sevimsiz karakterin (aslında gerçekten böyle biri varmış veya var mıymış) alatlıya mektubunu okumuştum. ikisinin tonları da son derece sertti. ayrıntıya girmeyeceğim, ilgilenen okusun. ama şöyle bir özetlemek gerekirse: kitap bir üçüncü kişi ağzıyla yazılmış. bir aydın kadının hikayesi, ona hayran olan bir arkadaşınca anlatılıyor. bu hanım (kadıncık mı demeliyim) çok düşünen, çok okuyan, ve çok konuşan bir üniversite hocası. içinde bulunduğu toplumun aydınlarını, halkını inanılmaz eleştiriyor. tüm bu olanların bir sistemsel nedeni olduğunu düşünüyor (bu düşünceleri inanılmaz ayrıntılı mantıksal bağlamlar içinde anlatmış, itiraf ediyorum anca yüzde 40ını tam takip edebilmişimdir), batı medeniyetine ciddi şüpheyle yaklaşıyor. türkiyede olumsuz dönen bir çok tarihsel akımdan batı medeniyetine özenme çabalarının yol açtığını düşünüyor. bu sırada, söylediğim gibi, çok değişik toplum kesimlerinin, politikacıların, partlililerin, solcuların, aydınların, hocaların, yani içine girip çıktığı tüm toplum kesimlerinin, tarihsel eleştirilerini sıralıyor sayfalar boyu. bu bir dörtlemenin ilk kitabı. kallavi bir kitap, eminim diğerleri de böyle döngüler içinde sayfalarca devam ediyordur. kitaptaki bir başka güzel yansa, edebi alıntılar ve çok güzel- ama sonu çok mutsuz biten- bir aşk hikayesi anlatımı.

sonuçta, kitabı az buçuk siyasete kafa yoran herkese çok tavsiye ederim. tabiki şüpheyle eleştirerek okumayı.. içindeki aşk hikayesi de benim çok hoşuma gitti, aşka körü körüne tutunuşu böyle eski romantik dönemlerden kalma bir hava içinde- bir romeo ve juliet mantıksızlığında ve saflığında diyeyim siz anlayın!!

bir kaç küçük alıntı ekleyeceğim, karakteristik değiller ama.. ilki cemil meriç'ten miş: "Bana hakikati değil, kendini ver. Kendini, yani rüyanı! Olmak istediğin gibi görün, olduğun gibi değil! Zaten nasıl olduğunu, ne olduğunu bilmiyor musun? Her yalan bir yaratış!" (142)

Bir başkası: "İnsanoğlu bu dünyaya doğduğunda, içindeki sevgi kıvılcımı küçücüktür. İşte o küçücük kıvılcım, insanoğlunun içindeki 'hayr'dır. O kıvılcımın bir hazine gibi saklanması gerekir. Boşvericilik, tembellik, şiddet, hatta mantık bu kıvılcımı boğmaya çalışabilir. (...) İnsan olmanı kefareti sevmeyi bilmektir" (162).

işte bu iki küçük alıntı için yazdım koca yazıyı. bir son alıntı daha yapacağım, hayatı çoook zorluklar içinde geçen bir arkadaşımın bugün bana söylediği sözlerden: "kendine inanmalısın, güvenmelisin. her sabah kalktığında, her akşam uyumadan önce alkışlamalısın kendini. yaptıkların, yaşadıkların için. her zaman senin için bunu yapacak birileri olmayabilir. o yüzden kendin alkışlamalısın kendini!". çevirim gerçekten hiç şiirsel olmadı, ama o bu sözleri söylerken, benim aklımdan ona atfettiklerim geçtiğinden midir nedir, bana çok şiirsel gelmişti.

ben hep herkesin kendi trajedisini yaşadığını düşünmüştüm. ama bu trajedide herkesin mağdur olduğunu biraz unutup, herkesin bir kahraman olduğunu mu düşünmeliyim acaba???

hele şu bana hakikati değil, kendini, hayalini ver mısraları, gerçekten abiyane tabirle yüreğime işledi.. herkesin hayallerini sunduğunu düşündüm, gözlerim kamaştı..!


20/08/08

Yorum (6) Yorum yaz!

8-20-2008 ·

bodrum bodrum..

bodrum bodrum..

4-5 günlük bir bodrum tatili ardından bazı notlar:

bodrum aynı istanbul kadar kalabalıktı. barlar caddesi civarı istiklal kadar kalabalık. bazı bazı şehir değiştirdiğimden şüphe ettim.

bodrumun denizi güzelmiş. hatta bir denizi güzelmiş. denizi için bir daha gidilir mi? evet. o kadar kalabalığa ve fahiş fiyatlara rağmen mi? hımm...

evet, bayaaa bir turist vardı. hangi milletten olduklarına emin değilim ama çok pulsuz kesimden değillerdi sanki. 5 yıldızlı otel sakinleri de değil gibilerdi. çokça genç vardı, veya en azından geceleri gençler sokaktalardı.

gece yaşamı? bir kere son olaylardan sonra köpük fobisi oluşturmuşum, çok çılgın mekanlara gidemedim dolayısıyla ama sanki fena değildi. en azından içki fiyatlarının herhangi bir istanbul gecesinden farkı yoktu. kalabalıkta aynı kalabalık. dans aynı dans. ayrıca istanbulda bir gece dışarı çıkıp es kaza dışarı oturursanız nasıl tüm sokağın diğer mekanlarının müzikleri sizi taciz ederse, onun fena halde abartılmış hali bodrumda vardı! birileri şu mekan sahiplerine söylesin, yüksek sesli müzik çok müşteri demek değildir!

sanki geçen senelerde tatile gittiğimde şezlongtan, şemsiyeden para alma modası vardı. artık şezlongu, şemsiyeyi verip yediklerinizden para alıyorlar. en azından bazı koylarda öyleydi. tabi yemek yemek zorunda olduğunuzu söylememe gerek yok. 

facebooka bir göz attım da "bodrum 2008" foto albümlerinden geçilmiyor. kimse merak etmesin, böyle bir albüm hazırlamıyorum (çok avam olmuş canım :).

neyse bir tatilde böyle geçti. güneşe, denize, sahilde uzanıp, denizde takla açmaya çalışıp kulağıma su kaçırmaya çok ihtiyacım varmış. keyfini çıkardım. mutluyum. ah bir de bir iş bulsam :)

20 Ağustos 08

not: b-52 diye bir içki içmeye çalıştım, nerden duyduysam. normalde shot'mış. herhalde beni çok içen biri olarak gördüler ki koca bir kadeh halinde getirdiler. üzeri alev alev! ben bunu üfleyip bardağı elime almaya çalışıp elimi yaktım! baileysin ve artık daha içinde ne varsa onların kokusuyla daha baş dönmesi yaşayıp içkiyi içemedim. zaten içkiden de korkar olmuşum, neden acaba :P velhasıl kelam her kahveli içecek illa güzel olacak diye bir şart yokmuş, öğrendim.



Yorum (0) Yorum yaz!

7-18-2008 ·

bir derdim var..

bir derdim var: hep light yazılar yazıyorum! hep light, hep duygular, düşünceler, hisler. işte gittim, oldu, üzüldüm, sevindim, heyecan, mutluluk. sonra da bakıyorum, kelimlerim uyumunu beğensem de ister istemez şunu düşünüyorum. bu yazılarla ne köy ne kasaba! hani bir felsefik sorgulama! o kadar sene uluslararası ilişkiler okudun, tamam kıbrıs gibi hiper-bayık bir mevzu yazma da, bir mozambik yaz. aids yaz, malaria yaz. avrupa birliği, para fln yazma ama devletlerüstü sisteme dair bir iki şey yaz. yoksulluk yaz, kapitalizm yaz. feminizm yaz. mültecilerle yatıp kalkıyorsun, hikaye yazma tamam ama bir durum değerlendirmesi yaz. herkes kendi tarihini yazıyor diyorsun, sen de otur gördüğün tarihi yaz. hrantı yaz, paşaları yaz. yahu o kadar sene politika okudun, bazen baktın mı siyasete yürüyen teoriler görüyorsun. neden hiç yazmıyorsun?
diyorum.
ve sonra, gene işte şu oldu, bu oldu diye yazı yazıyorum. ve light olmama acaip uyuz oluyorum. ama elim gitmiyor işte, öbür konularda da yazasım gelmiyor. hislerimi yoğun tutamıyor olabilir miyim? neyse şu tezim bitsin, artık zorla bir şey yazmıyor olacağım. bakalım o zaman biraz dolup yazabilecek miyim? hiç ümidim yok ya, bakalım..

18 temmuz 08

Yorum (3) Yorum yaz!

7-17-2008 ·

inanmıyorum!

hiç anlamıyorum, hiç de anlamayacağım hayatta "o an" geldiğinde insanların neden korkup kaçtıklarını. beklenen zamanlardan sözediyorum. uzun zamandır hazırlanılan, "o" kararların verilmesi gereken o anlardan. hiç birimiz masal dünyalarında, atraksiyonlu hollywood filmlerinde yaşamıyoruz. gün içinde birilerinin hayatlarını kurtarmıyor, yanan binadan çocukları çıkarmıyor, göcük altına sesimizi duyurmaya çalışmıyoruz. günlük yaşamımızın sakinliğini duygusal dalgalanmalarımızla hareketlendirme çabamız da bu yüzden olsa gerek. mücadele edecek bir şeylere ihtiyacımız var! bu küçük, renksiz, hareketsiz dünyamızda "önemli"lerimizi yaratıyoruz. "işte bunun uğruna değer!"lerimizi. aşk için, ailem için, kariyerim için, onun için, bunun için değer'lerimiz. insanların bunlardan sözederken (hele hele bir de içki masasındalarsa) gözlerinin parladığını, seslerinin titrediğini görebiliyorsunuz. ben hep gözleri parlayan insanlara inananlardan oldum, onlarla birlikte benim de gözlerim doldu. evet, bu dünyada kendi rahatımızı feda etmeye değecek şeyler vardı! bak! gerçekten önemsiyor onu, gerçekten onun için fedakarlıkta bulunabilir. gerçekten...
taaa ki bugüne kadar! evet insanlık, inanmıyorum artık sana! inanmıyorum feda edebileceklerine! inanmıyorum,  o heyecanlı, duygulu mimiklerine, jestlerine. artık inanmıyorum.. inanamıyorum. kocaman hayatı, evreni, insanlığı düşündükçe o kadar minicik şeylerden bile feragat edemiyorsun ki... o kadar minik ki. hiç boşuna dolmasın gözlerin. şimdi böyle havalı laflar edebiliyorsan, henüz "o an"ın gelmemiştir. gelse yapmazsın biliyorum, sessiz kalırsın. karşındaki yokoluşu görürken, başını hafifçe indirir, sonra usulca arkanı döner gidersin.
bari bunu yaptın, arkasından yüzsüzlük yapıp hikayeyi çarpıtma!!!
17 temmuz '08-sabaha karşı

Yorum (4) Yorum yaz!

7-14-2008 ·

denge?

regl döngüsü mü, değişim korkusu mu bilemiyorum, pek bir mahsun, pek savunmasız hissediyorum kendimi bu aralar. anne eteğine dolanma yıllarımın geçtiğinden, bir kola dolanasım, bir omzun ardına saklanasım var. güvende hissetmek istiyorum. o yüzden olmalı ki, reddettiğim omuzlara bir merhametle bakıyorum, nerdeyse zamanında "ama sevmiyorum, bir şey hissetmiyorum, içimden gelmiyor" diye bir hodbinlik içinde elimin tersiyle ittiğim kollara bakıp doğru muydu yaptığım diye düşünüyorum. kırgınlıklar bırakıyor insan böyle durumlarda ister istemez. daha hassas düşündüğümden olsa gerek, şimdi bu kırgınlıklar şiltenin altındaki bezelye gibi rahatsız ediyorlar beni. tutmaya çalışıyorum kendimi, bakmamaya çalışıyorum ki geri adım atmayayım. sevgisiz kalınca eski defterlerinden kurbanlar seçip yeni kanlar emmeye çalışan vampir kızlardan olmayayım. biliyorum az dişimi sıksam, gene o hodbin ben olacağım! ama bu ikisi arasında bir denge tutturmanın yolu yok mu? kimseyi kırmayacak kadar düşünceli olsam ama rahat ve kendine güvenli bir yandan da?

sanırım bir kadının hayatındaki en büyük mücadele, güven için dollandığın kollarla oluyor. sarılmasan özgürlük, sarılsan güven sanıyorsun. sarılıyorsun, içini yitiriyorsun, büklüm büklüm çekiliyor içinden sana ait olanlar. sonrası karşındakinin merhametine kalmış! sarılmıyorsun, sarsıntıları gögüsleyeceğim diye sertleştikçe sertleşiyorsun, gene içini yitiriyorsun, bulamıyorsun. yoruluyorsun..

15 temmuz '08

Yorum (1) Yorum yaz!

7-12-2008 ·

yalnızlık çığlığı!

avrupa filmlerini severim. ağır ağır ilerleseler de; filmin sonu belli olmayıp yoruma açık olsa da; filmde genellikle üç karakterdan fazla insan olmasa da; o karakterler de genellikle insanın içini karartan, fena halde depresif kişiler olsa da; dakikalarca aynı görüntüyü izlesem de, severim. hatta evimde izlemem, özenle bekler, bir sinemaya düştüler mi haberdar olursam koşarak giderim. neyi severim peki bu filmlerde? filmler hep gerçek gibidirler. hollywooddaki gibi suni karakterler, suni olaylarla örülmemiş olurlar. o masalsı iyilik ve kötülük yoktur. kişilerin zaafları, hataları, yalnızlıkları tanıdıktır. çoğu filmde sanki otuduğunuz yerden kalkıp bir adım atsanız, filmde de yaşayabilirmişsiniz gibi gelir. zaman hızlı akmaz. hiç birşey çok çok eğlenceli de değildir. aynı hayat gibi. sizi deli gibi mutlu etmez ama yüzünüzde sahici ama çok hafif bir gülümseme veya sahici ama az biraz gözyaşı bırakır. velhasıl kelam, güzeldir. severek izlerim..
ama filmlerde bir şey var ki, beni ezelden ebediye rahatsız etmiştir. eskiden daha da çok gözüme batardı, şimdilerde daha biraz daha az. ama her filmde yine de aklımdan bir geçer. filmlerdeki karakterlerin o yalnızlığı! o nasıl bir yalnızlıktır? hiç kimse olmaz yanlarında. sahneler sahneler sahneler boyu, yapayalnızdırlar. bir kuru muhabbet edecek bile kimseleri yoktur. sonra ordan burdan biri düşer hayatlarına, bir o kişi olur. ama o kişiyle aralarındaki bağ güçlü bile olsa, o kadar kırılgandır ki; bir an gelir o kişide uçup gitse filmden hiç garipsemezsiniz. garipsemezsiniz gibi gelir.
işte bu yalnızlık, yıllar boyu beni hep rahatsız etmiş ve korkutmuştu. taa ki gelip bende içine oturuncaya kadar. evet, bir yandan eskisi kadar rahatsız edici değil ama aynı filmlerdeki gibi, o kadar hissedilir ki. filmi izlerken, "yine yalnız", "yine yalnız", "yine yalnız" derdim. şimdi de yaşarken "işte yine tek başımayım", "tek başıma yemek yiyorum", "tek başıma odamda oturuyorum", "tek başıma içmeye mi gidicem şimdi", "evet, tek başıma içiyorum, çok korkunç değilmiş", "yok ya korkunçmuş, ikinci birayı istemeyeyim en iyisi", "allah'ım artık biriyle konuşmam lazım, ben alışık değilim konuşmadan düşünmeye, konuşmadığımdan düşünemiyorum, düşünmediğimden karar veremiyorum!! ama imdat yaaa!", "vay aslında bir süperman olurmuş, sadece yalnızların yardımına koşarmış", "oha, cidden bir süre daha yalnız kalırsam toptan kafayı yicem!","tek başıma da ye ye bitmez :P".. vs vs. hayır işin kötüsü, bu uzuuuuun tek başınalık dönemleri fena yan etkileri de var. (belki de kendisi yan etki, yani zaten kötü bir şeyin kötü yan etkisine yine de yan etki mi denir?-bak soacak kimsem de yok). bu uzuuuun yalnızlık dönemleri arasında yanımda biri olunca da artık, yanımda biri olmasına adapte olamadığımdan, konuşup dertleşemiyorum! sadece 2 saatliğine eskilerden bir dostum yanıma düşüyor, son derece aptal ve gereksiz muhabbetleri döndürüyorum. bir bakıyorum ki pırrr, gene yalnızım. AMA BENİM KONUŞMAYA İHTİYACIM VAAARRRR. dinlemeye de.. hayatımda kendimden başkasının ruhuna ihtiyacım var! başka bir yaşamı izlemek istiyorum, başka sevinçler, üzüntülerle kendi dünyamın dışında hayat bulmak istiyorum! veya başkasıyla kendi dünyamda nefes almak istiyorum. ve bunu bulmak için sevgili edinmek istemiyorum :( ama modern dünya bu olmamalıydı. neyin mücadelesini vermek için yalnız kaldım ki ben? ne kazanıyorum ki yalnızlığımı dünyamda taşıyarak?
hayatım gerçekten avrupa filmleri gibi, işin kötüsü ne zamandır yalnız kaldığımı da hatırlamıyorum. aynı filmlerdeki gibi. yalnızlık durdukça sonsuzlaşıyor. yoksa tüm hayatım böyle miydi? yok ya, o kadar kabus değildi. şu anda da kabus değil aslında. ama yeter ya, cidden kulaklarım içten kendi sesimi dinlemekten evrilecek, dışardaki sesleri duyamayacak diye çok korkuyorum! neyse, en azından böyle bir şey filmlerde hiç olmamıştı. ama bir dakika o filmlerde bir son yoktu ki hiç!

12 temmuz 08

Yorum (8) Yorum yaz!

7-2-2008 ·

acı

.. o zaman acıyı azığımı saklar gibi tutmuştum. aklım sıra bohçama koyup kaldıracaktım, zamanı gelince ise kendi kendime usul usul çekecektim. zamanı gelip, yalnız kalıp, bohçayı araladığımda tek bulduğum; kırıntılardı. hiçlik.. nereye gitmişti? zamanla farkettim nereye kaybolduklarını. acı sırtımdaki bohçamdan yavaşça içime sızıp, içimde paramparça olan bir cama dönüşmüşmüş. içime, vücudumun değişik yerlerine saplanan cam kırıkları olmuş meğerse. o anlatılan camın insanın içinde de yürümesi doğruymuş. zaman geçiyor ama hala arada bir içimde bir yerlere saplanan o kırıkları tiz bit acıyla hissediyorum.. koyup kaldırıp sonra çekecekmişim! hayat hakkında bildiğim şeyler ne kadar az ..

üzülmüyorum gerçi, o kırıklarda olmasa geçmişim hiç olmayacak, hiç olmamış gibi unutacağım..

02/07/08

Yorum (0) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »